Cin gibi bir kız. Çalıştığım kursta Türkçe öğreniyor. Onun öğretmeni değilim, yol arkadaşıyım sadece. Aynı mahalleden gidip geliyoruz. Üniversiteye gidecek bu yüzden bir an önce Türkçe öğrenmek istiyor. Okutulan ders kitaplarını yutmuş durumda bu azimle gel gelelim konuşamıyor ve bana gün geçmiyor ki şunu sormasın: ‘’ Hoca, neden ama neden ben konuşmuyor?’’

Güzel soru. İrdeleyelim.

Yabancı bir dil olarak Türkçe öğretirken ana dilini konuşmakta güçlük çeken hiç kimseyle karşılaşmadım bu güne kadar. Sömürge yönetimlerinden gelenler hariç.

Öğrencilerin kendi dillerinde konuşmalarına izin verdiğim nadir zamanlarda – ana dillerinde bir şiir okuyup Türkçe’ye çevirmelerini istediğimde örneğin- ne hasretle ve şevkle konuştuklarına şahit oldum. Ana dilin rahatlığı, konforu bir başkadır yani.

Peki, neden ana dilinde başarılı bir biçimde konuşabilen, güzelce iletişim kurabilen bir insan başka bir dilde onca çabaya, zamana ve yardıma karşın iletişim kurma güçlüğü çeker ya da arzu edilen şekilde konuşamaz?

Çünkü öğrencinin kafasında “ana dil engeli” vardır.

“Ana dili engeli” özellikle “yetişkinler” için geçerli. Sinirdilbilim alanındaki çalışmalar bunun fizyolojik nedenlerini ortaya koyuyor bugün.

Öğrenci, ana dilinde eşdeğeri olan cümleyi kurarken kullandığı her öğenin yabancı dildeki karşılığını arar. Kişi kendini, ana dilinin düşünme biçiminden soyutlayamaz. Ana dilinin düşünme kalıplarından sıyrılamadığı için de aynı düşünceyi bir başka düşünme yöntemine uygun olarak dile getirmeyi kolayca kabullenemez.

Bir tür “ana dil dayatması”dır bu.

Bu yüzden bir yabancı dil öğrenmek veya öğretmek:  Bir dildeki kelimelerin, dil bilgisi kurallarının ve cümlelerin bir başka dildeki karşılıklarını öğrenmek veya öğretmek değildir. Doğrudan hedef dilde düşünmeyi öğrenmek veya öğretmektir.

Genellikle bu gerçek unutulur. Öğrenciler dil bilgisi, okuma-anlama çalışmaları ve bunlara yönelik alıştırmalara yoğunlaşır. Öğretmenler de dil bilgisi kurallarıyla birlikte yeterince sözcük öğretirlerse öğrencinin duygu ve düşüncelerini ifade edecek cümleleri kurabileceğini sanır.

Sonuç hüsrandır.

Yol arkadaşımın dile getirdiği yazma ve okuma alıştırmalarındaki başarısını konuşmaya yansıtamamasından doğan mutsuzluğu, bunun somut bir örneği.

Peki, öğrencilerimize Türkçe düşünmeyi nasıl öğreteceğiz?

Türkçe öğretiminin iki boyutu var.

Anlama: Okuma ve dinleme

Anlatma: Konuşma ve yazma

Yani aslında konuşmanın temeli okumaya ve dinlemeye dayanıyor. Sadece ders kitaplarını okuyup sadece kitabın ses kasetlerini dinleyen öğrencilerin Türkçe konuşmalarını beklemek sadece bir ham hayaldir.

Bu ay çalışkan blog yazarı olup bu konuşma-konuşturma sorunsalını mümkün olduğunca geniş bir şekilde ele almak istiyorum. Bu konunun ikinci yazısında neleri, nasıl okutup dinleteceğiz sorusuna cevaplamak üzere şimdilik burada kalayım müsadenizle ve ev kadını kimliğimi bürünüp sonbahar temizliğine başlayayım. Gardırobun üstünden başlayacak olan temizlik harekâtım, daire kapısındaki paspasta mecburen bittiğinde konuya devam edeceğim.