Bahar ve İstanbul bir araya gelince yabancılara Türkçe öğretmek ne kadar zor!

Erguvan zamanı iyi kötü idare ettim ama laleler açınca her fırsatta falan başlıklı alan gezisi, filan başlıklı kültür aktarımı kılıfında sınıfları toplayıp sahillere indim. Tam olarak dağıtmam ise mayısta güllerin sökün edip gelmesinden sonra oldu. Birinci dersin bitiminde çardak altı, teras, komşu kahve, gözüm nereyi keserse artık –anne ördek ve yavruları tiplemesinde- öğrencilerimle beraber oraya akıyorum.

Nerede o yaratıcı-yenilikçi Türkçe kursu işletmecisi ki sınıfların hem öğretmeni hem öğrenciyi bastığı, daralttığı, sıktığı zamanlar için limonluk sınıfı, çardak sınıfı, havuz başı sınıfı yapsın!

Bir okul veya kurs işletmecisinin, köşedeki kafeterya sahibi kadar olsun yaz açılımı olmaması bence düşündürücü bir durum.

Gayet ciddi söylüyorum yabancılar için Türkçe öğretimi merkezleri, yazlık ve kışlık olmak üzere iki ayrı konseptte hizmet vermeli. Klimayla nereye kadar  ders yapılır yaz-bahar aylarında?

Tepeden tırnağa cam giydirilmiş ama camları açılmayan binalar, bir buzdolabının içinde oturuyormuşsun hissi veren kafes gibi klimalı sınıflar, hantal ve rahatsız sıralar, ruhsuz ve boş koridorlar, doymuş yağ kokulu kafeteryalar,  ihmal edilmiş tuvaletler… 

Gecekondunun evrim geçirmişi binalarda yabancı bir dil olarak Türkçe öğretimi yapmak hem işimizi zorlaştırıyor hem de işimizin saygınlığına gölge düşürüyor.

 

 

Tamam, kabul ediyorum, son yıllarda yabancı bir dil olarak Türkçe öğretiminde bir hareketlenme, bir uyanış var.

Alan için öğretim programları ve materyaller geliştiriliyor,  yetiştiriliyor ancak ‘’Alanımızın öğretim binaları nasıl olmalı?’’ sorusunu soran yok.

Daha sırası gelmedi, diye mi düşünüyorlar acaba? Yok, bu fazla iyimser oldu. Akıllarına bile gelmiyor işin doğrusu. Benim aklıma geliyor fakat bana da bi’ şey soran yok, olsun, yine de yazayım.

Bence modern Türkçe öğretim merkezleri açılırken eski Türk evleri örnek alınmalı. O evlerde en fakirler için bile tüm çözümler sağlanmıştı. Ne eksik ne fazla, her şey gerektiği kadardı. Sadeydi fakat işlevli ve estetikti. Huzur içinde yaşanabiliyordu insanlar.

Ne olur sınıfların üst camları vitraylı olsa? Sınıflar gün ışığından daha çok faydalanmaz mı?

Ne olur öğretim binaları müstakil bir bahçe içinde olsa? Doğal bir ortamda ufkumuz açılmaz mı?

Ne olur öğretim binalarının etrafı yüksek duvarlarla çevrili olsa? Şehrin keşmekeşinin pervasızca içeri dolmasından kurtulmaz mıyız?

Ne olur kafeteryada süs havuzunun içinde sular şakırdasa? Dinlenmek ve zihnimizi toplamak daha kolay olmaz mı?

Alain de Botton der ki ‘’Arapsabunu ya da semaver nasıl çocukluk anılarımızın canlanmasını sağlıyorsa, bir binanın çizgileri de bütün bir kültüre gönderme yapar. ‘’

Şimdilik Türk kültürüne göndermeler yapan doğaya ve insana daha yakın binalar içinde Türkçe öğretimi yapma hayallerimi bir başka bahara bırakıyor ve yaz tatilini iple çekiyorum.