Hakikaten niye yok?

Muhtemelen ‘’öğrenciler rahatsız sıralarda, öğretmen de rahatsız sandalyede diken üstünde otursun ki yayılıp kalmasınlar’’ diye.

Bir gün kendime ait bir Türkçe okulum olursa sınıflarda minder de olacak. Kocaman, rahat, kırmızı koltuklar da.

Kişiliksiz mekânlar olmaktan çıkarılmalı artık yabancı bir dil olarak Türkçe öğretimi yapılan sınıflar.

Öğrenme ortamı da pekâlâ renkli, konforlu, şık olabilir. Öğretmen de öğrenci de sınıfta olmaktan haz duyabilir, okul dışındaki yaşantılarını okula taşıyabilir, eğlenirken de öğrenebilir.

Keşke diyorum:

Sınıflar tertemiz, aydınlık, ferah olsa.

Ders yapılırken akvaryumdaki balıklar akvaryumda olduklarını bilmeden yüzse.

Sınıfların duvarları, kapısı, panoları silme dolu olsa öğrencilerin hazırladıkları materyallerle.

Öğretmen sevdiği eşyaları sınıfa getirip çalıştığı masasını kişiselleştirse.

Kapının hemen sağında, gazete ve dergi standının solundaki güncel kitaplığın önünde kocaman, rahat, kırmızı bir koltuk olsa üstünde yeşil minderiyle.

Sınıfların duvarları iç açıcı renklerde olsa.

Bir kenarda mini bir set olsa, isteyen gidip çayını yapsa, sınıf kahve koksa ara sıra.

Sınıflardaki televizyon, bilgisayar ve internet bağlantısı tıkır tıkır çalışsa her daim.

Gerektiği zaman geleneksel, yuvarlak, kare, küme, U, L, T yerleşim düzenlerinin denenebilmesine olanak verecek genişlikte olsa sınıflar.

Öğretmenin bir kaynak dolabı olsa rengarenk, gıcır gıcır kırtasiye malzemeleriyle dolu, öğrenciler materyal tasarımı için gerekenleri oradan alsalar alsalar bitmese.

Sınıflarda üşümeden ya da sıcaktan bayılmadan ders yapılabilse.

Pencerelerde şık perdeler, yerde güzel halılar olsa.

Öğrenciler sınıfın çiçeklerini sulamayı unutmasa.

Bu sınıflarda öğrenciler ve öğretmen, içten ve şeffaf bir ilişki içinde, beraberce öğrenmeyi deneyimleyebilseler.

‘’Ohoo! Nerede bu bolluk, gerçekçi olalım lütfen, ciddi sorunlarla uğraşalım, bunlar fantezi kabilinden şeyler’’ mi dedi birileri oradan?

Tamam, sizle işim olmaz. Siz kendi yolunuzdan gidin ben de kendi yolumdan gideyim, dostça ayrılalım. Yalnız ayrılmadan bir soru sorayım: ‘’Peki, o zaman bunlar ne??????’’