Yabancı bir dil olarak Türkçe öğretimi yaptığım yıllar boyunca bir anayasaya göre hareket ettim. Bu anayasayı kendim yazdım. Değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek  maddelerini paylaşmak isterim.

Bugün ilk altısını yazıyorum. Devamı var yani.

MADDE 1

ELİMİZDE NE VAR? ONA BAKALIM! 

Cümle Eugene Kranz’a ait. Liderlik sanatının kallavi cümlelerinden biri olarak kabul ediliyor.

Kranz, 1970’te NASA’da çalışıyordu ve Apollo 13 Projesi’nin yöneticisiydi. Bu cümleyi sarf ettiğinde Apollo 13, mürettebatıyla birlikte uzayın derinliklerinde batmıştı. ‘’Uzayda nasıl batılır’’ı merak ettiyseniz hikayenin ayrıntılarını internetten bulup okuyabilirsiniz. Görünüşe göre de mürettebatın kurtarılıp Dünya’ya geri getirilmesi pek mümkün değildi. Mümkün gibi görünmeyen başarıldı ve mürettebat dört gün sonra Dünya’ya indirildi. (Annem duysa rahmetli, ‘’Vadeleri dolmamış, ondan’’ derdi.)

Kranz’ın bu basit cümlesinin bütün ihtişamı, ‘’Her şey bitti artık!’’ diye düşünülen bir esnada söylenmesinden kaynaklanıyor. Her zaman bir çözüm vardır hesabı.

Ancak cümleyi anayasama alma sebebim, bu çıkarım değil. Kranz’ın sorunu çözmek için başladığı nokta bana ilham veriyor. 

‘’Elimizde ne var, ona bakalım!’’ 

Eğer bir şey yapılacaksa elimizdekilerden yola çıkılarak yapılacaktır. Elimizde hiçbir şeyin olmaması gibi bir durum söz konusu olamaz. Hiçbir şey yoksa bile ‘’biz ve öğrencilerimiz’’ varız.

Son cümlem, ‘’Ayyy kıyamam ben sana! Ne kadar iyimsersin!’’ duygulanmasına yol açmamıştır umarım. Gerçeklerden bahsediyorum çünkü. 

1992’de, İstanbul’da, dağılan Sovyetler Birliği’nden Türkçe öğrenmek için gelen kırk kişilik öğretmen gurubuna gönüllü olarak Türkçe öğretmeye başladığımda hiçbir şey yoktu. Ders kitabı, sözlük, kara tahta hatta sınıf bile yoktu. Taş medresenin genişçe koridorunda ders yaptık bir ay boyunca.

2001’de İran’a gittiğimde durum daha vahimdi. Allame Tabatabai Üniversitesi’nin beşinci katında panoromik Tahran manzaralı bir odam, anfiler, zile basınca koşup gelen çaycım vardı ancak bu sefer de öğrencim yoktu. İki ülke arasında protokol imzalanmış, kağıt üzerinde bölüm açılmış, ‘’Türkî-yi İstanbulî’’ bölümümünün ilk öğretim görevlisi olarak Türkiye tarafından gönderilmiştim. O kadar, gerisi yoktu. Üniversite yönetimi benden bir ay içinde bir bölüm program hazırlamamı istedi. Programı Eğitim Bakanlığı’na sunacaklar, kabul edilirse bölüm üniversite sınavına dahil olacak ve bir sonraki yıl benim de öğrencilerim olacaktı. Oldu da, bugün o ilk öğrenciler ya Türkiye üniversilerinde ya da Allame’de çalışıyorlar.

Dünyanın veya Türkiye’nin herhangi bir yerinde yabancı bir dil olarak Türkçe öğretimi yaparken parmak ısırtacak farklılıkta sorunlarla karşılaşacaksınız. Çözüm, elinizdekileri kullanarak duruma uygun akıllıca yöntem ve taktikler geliştirmektedir.

MADDE 2 

DERS KİTAPLARINI TOPLAYIP ÇÖPE AT! 

Sözümün geçtiği yerlerde sınıfa ders kitabı sokmadım ‘’Sınıfta olması mecbur’’ dendiğinde de ders kitaplarına öyle davrandım ki bir süre sonra öğrenciler benden beter oldular.

Aslında severim ders kitaplarını özellikle gıcır gıcır yeni olduklarında hoş dururlar. Sevmediğim ders kitaplarının sınıftaki otoritesi. Abartılıyor bence.

Bu konuyla ilgili olarak Patricia Kuhl’un TEDxRainier'de yaptığı konuşmayı bulup izlemenizi öneririm. Kuhl, bebeklerin dilbilimsel gelişmelerine ilişkin yapılan kapsamlı deneylerin sonuçlarını paylaştığı bu konuşmada sonuç olarak diyor ki: ‘’Bebekler ancak sosyal bir paylaşım olduğunda dil öğreniyorlar.’’ 

Bebekler için geçerli olan yetişkinler için de geçerli bence. Sınıfta öğrenciyle iletişimin ötesine geçip ilişki kurabilirseniz, sınıfta farklı yaşam örüntüleri oluşturabilirseniz bu sosyal ilişkiler ağı içinde öğrenci Türkçe öğrenir. Diğer türlüsü Harun Reşit’in papağanını hatırlatıyor bana. Bu yazıda fazlaca ev ödevi oldu ama bunu da araştırıp okuyun bir zahmet.

MADDE 3

DOĞRU DEĞİL, ELMALARLA ARMUTLAR TOPLANIR!

Elmalarla armutların toplanamayacağını ilk defa duyduğumda ikinci sınıftaydım. Çok şaşırdığımı hatırlıyorum. Niye toplanamasındı ki ikisi de meyve değil miydi? Bu bütüncül ve kuşatıcı bakış açımın öğretmen tarafından kabul görmeyeceğini sezecek kadar zekiydim. O yüzden konuşmadım zaten öğretim hayatım boyunca  matematik dersinde konuştuğum hiç vaki olmamıştır.

Ne zaman yabancı bir dil olarak Türkçe öğretmek için bir sınıfa girsem karşımda farklı uluslardan, dillerden, dinlerden, değerlerden, cinsiyetlerden ve kuşaklardan oluşan bir renk cümbüşü gördüm. Ey ikinci sınıf öğretmenim, gel şimdi beraber bakalım, elmalarla armutlar toplanır mı toplanmaz mı! 

Bu toplamanın ortak paydası ‘’insan olmak’’tır. Mademki herkes özel ve farklıdır, o halde takdir edilmelidir.

Unutmamak gerekir ki yabancı dil sınıfları, kültürlerin karşılaştığı ve çatıştığı ortamlardır. Öğrenci bu karşılaşma ve çatışmayı iki farklı boyutta yaşar. Kendisi ve diğer öğrencilerin kültürleri. Kendisi ve Türk kültürü.

Nezaketle yaklaşmak, adil olmak bu toplamayı yapabilmenin sırrıdır. İşte o zaman çatışma ve ayrışmalar, örtüşme ve kaynaşmaya dönüşür.

MADDE 4

KONUŞUP DURMA, KONUŞTUR! 

Ben, bir sınıftan sürekli öğretmenin sesini duyuyorsam doğru düzgün ders yapılmadığını düşünürüm. 

Marifet öğretmenin konuşması değil öğrenciyi konuşturmaktır.

MADDE 5

SINIFI HAVALANDIR!

Şimdi adını hatırlayamıyorum ama 19.yy’da Amerika’da çok ünlü olan bir konuşmacının, seminer vermek üzere salonlara girdiğinde ilk işi  kürsüdeki sandalyeyi almak ve onunla salonun camlarını aşağı indirmek olurmuş. Çok mantıklı! Oksijenin kıt olduğu bir ortamda verimli ders yapılamaz. 

Sınıflarımız havadar, aydınlık ve ferah olmalı. Önemsiz bir ayrıntı gibi gelmesin lütfen bütün, ayrıntılardan oluşuyor.

Zat-ı muhteremin, camların açılmasını istemek yerine aşağı indirmesine takılıp kaldıysanız, ben destekliyorum şahsen, şık ve öğretici bir gösteri.

MADDE 6

DUYULMAYANLARI DUY, GÖRÜLMEYENLERİ GÖR! 

Böyle bir radar sistemi geliştirmenin iki yönlü faydası vardır.

Birincisi sınıfta ne türden olursa olsun sorunlar yüksek sesle söylenir veya açıkça görülür hale geldiğinde öğretmenin işi zordur. Halbuki iyi bir gözlemci olsa öğretmen, sorunlar büyümeden önlem alsa kendi işi kolaylaşır.

İkincisi daha önemli. Bazen öğrenciler, bazı sebeplerden, bazı sorunları dile getirmezler ya da getiremezler. Bu sorunlar kişisel veya sınıfa ait olabilir. Sorunların söylenmemesinin sebebleri de kişisel veya toplumsal olabilir. Bizden de kaynaklanabilir, kendimizi doğru ifade edememişizdir. Her ne olursa olsun öğretmenin bu gibi durumda algılarının açık olması bazen hayat kurtarıcı bile olabilir.