Bir zamanlar ucundan kıyısından İktisat Bilimi’ne bulaşmıştım.

Bu eski rüzgârın tesiriyle olsa gerek iktisat kavramlarını ve teorilerini ‘’Yabancı Bir Dil Olarak Türkçe Öğretimi’’ alanına taşıyarak düşünmeyi seviyorum. Ufuk açıcı oluyor benim için. 

Beraber düşünelim: Bir yabancı geliyor ve Türkçe öğrenmek istiyor. 

Belli süre içerisinde ve belli bir mekânda bu kişiyle Türkçe öğretimi yapacağız. 

Bu durumda bize düşen formel, bilinçli, planlı, kasıtlı bir biçimde bir öğretim ortamı düzenlemektir. 

Kolaymış gibi gözüküyor. Bir sınıf, akıllı tahta, ders kitapları, sözlük, birkaç öğretim materyali yardımıyla planlanmış bir öğretim programını programlanmış bir sürede uygulayacağız ve yabancı da bu ortamda oluşacak yaşantıları sonucunda Türkçe öğrenecek.

Yok, öyle göründüğü gibi kolay olmuyor çünkü yaşantıların oluşması Türkçe öğrenmeyi garantilemiyor.

Yaşantıların, Türkçe öğrenmeyle sonuçlanması için öğrenme ortamında etkileşimin olması ve bu etkileşimin de iz bırakması gerekli. Yani etkileşim ve iz boyutlarını kapsamayan bir yaşantı öğrenme ile sonuçlanamıyor.

O halde şu soruya cevap bulmamız lazım: Etkileşim doğuran ve iz bırakan öğretim yaşantılarını nasıl oluşturabiliriz?

Bu soruya ‘’deneyim ekonomisi’’ kavramı üzerinden cevap arayalım. 

Şöyle der deneyim ekonomisi: Aslında yaptığımız hiçbir alışveriş, evdeki hesabın çarşıdaki hesabı tutmasıyla açıklanacak kadar basit bir süreç değildir.

Alışverişlerimizi düşündüğümüzün aksine aklımızla değil, duygularımızla yaparız. 

Aşağıdaki örnekte olduğu gibi.

 

 

Müşterinin bir fincan kahveye, marka kahvecide bu kadar yüksek bedeli ödemeyi kabul etmesinin sebebi ödediği bedel karşılığında aldığının sadece bir fincan kahve olmadığını düşünmesi veya hissetmesidir.

Müşteri aynı zamanda bir deneyim de satın almaktadır. Ayrıcalıklı bir mekânda bulunmayı deneyimlemektedir. 

Kahve ve yanında getirilen kurabiyeler, yoğun kahve kokusu, etrafa serpiştirilmiş kahve çekirdekleri, mekânın kahvenin rengiyle özdeş tasarımı, kahveyle ilgili posterler, yumuşak bir müzik hatta internet bağlantısı. Hepsi müşterinin beş duyusuna hitap etmekte ve harekete geçirmektedir.

Deneyim ekonomisinden yabancı bir dil olarak Türkçe öğretimine geçecek olursak aynı dinamikle karşılarız. Öğrenme de duyguların harekete geçmesiyle gerçekleşmektedir.

Etkileşim ve bu etkileşimlerin iz bırakacak yaşantılar oluşturması ancak ve ancak duygular harekete geçtiğinde olur.

Bu yüzden ben diyorum ki ‘’Ya sokağı sınıfa götürmeliyiz ya da sınıfı sokağa taşımalıyız’’ iz bırakacak etkileşimler oluşturmak için.

 Yabancı bir dil olarak Türkçe öğretimi gerçek hayatın bir provası gibi ya da sokaktaki hayatın bir iz düşümü gibi olmalı. 

Sınıfta yaptığımız tüm etkinlikler ve tasarladığımız materyaller olabildiğince gerçek hayatı yansıtmalı.

Güncel, eğlenceli, dili öğrenen kişinin ya da grubun motivasyonunu arttırıcı öğretim materyalleri geliştirmeliyiz. 

Sınıflarımızı canlandırmalı, öğrencilerimizi neşelendirip ferahlatarak aktif öğrenme ortamları yaratmalıyız.

Aş, iş, eş için Türkçe öğrenmek isteyenlere sınıfın dört duvarı arasında Türkçe öğretemeyiz vesselam.