Arkadaşım bir hitabet ustası. “Nelere dikkat ediyorsun topluluk karşısında konuşurken?” diye sordum. Anlattı. Notlar alıp yazdım. Siz de okursunuz belki.

Konuşmanın başında süreyi ve içeriğin sınırlarını belirtirim. Dinleyici orada ne kadar vakit oturup senden ne dinleyecek, bunu bilmeye hakkı var. Böylece o da kafasında bir dinleme planı yapar. Elbette belirttiğim süre içerisinde konuşmamı bitiririm ve konuyu dağıtmam. Dediğini yapacaksın basitçe, profesyonellik bunu gerektirir.

Üç cephe var topluluk karşısında konuşmada. Ben yani konuşmacı, topluluk yani dinleyiciler ve konu. 

Öncelikle konuya odaklanırım. Birincil derdim konuyu en kısa, en açık ve en ilginç şekilde dinleyiciye aktarabilmektir. 

Kendime odaklanmam çünkü konuşmacının kendine odaklanması heyecanını ve stresini arttırır, dikkatini dağıtır. Ben konunun peşinden giderim dinleyiciler de benim peşimden gelir.

Konuşurken dinleyiciyi ve ortamı incelerim bir yandan. Salon gereğinden sıcak ya da soğuk mu, oksijen yeterli mi, aydınlatma iyi mi? Problem varsa müdahale ederim. Sıkılan var mı? Herkes anladı mı? İtirazı olan var mı? Soru var mı? Yüzlerden okunur tüm bunlar. Sonra bu kırıntıları takip ederek yola devam ederim. Tamam, benim kafamda bir anlatma şablonu var ama bu şablonun dinleyicideki yansıması ne veya nasıl? İkisi uyum içinde olursa konuşma amacına ulaşır.

Konuşma esnasında kendimi kontrol ederim ama konuşmacı olarak nasıl görünüyorum, bununla ilgilenmem. Tamam, imaj denilen şeyi kabul ediyorum ama bu konuşma sırasında oluşturulabilecek bir şey değil. Balkabağının bir anda altından bir faytona dönüşmesi masallarda oluyor, o da gece on ikiye kadar yani sınırlı bir süre. Şunu demek istiyorum, fotoğraf veya birkaç dakikalık bir video çekerken istediğiniz imajı oluşturabilirsiniz ama topluluk karşısında konuşurken takke düşer, kel görünür imaj yapmaya kalkarsanız. Neyseniz o yansıyacaktır konuşma sürecinize. 

Netliğe kavuşmayan durumlarda “Anlamadınız!” demem, “Anlatamadım” derim ve tekrar anlatmaya çalışırım sakince. Bu çok etkileyici bir tavırdır.

Samimiyim ama asla laubali değilim dinleyici karşısında. 

Laubalilik, samimiyetin abartılı hali ya da bir ileri aşaması değil. İkisi bambaşka şeyler. 

Samimiyet içten bir şekilde sınırları çizip iletişimi şekillendirirken laubalilik sınırları silip süpürerek muğlak bir zemin oluşturur yani iletişimi katleder.

Bazı konuşmacıların -özellikle erkek konuşmacıların- bilinçli bir tavırla laubaliliğe yönelmelerinin şöyle bir mesaj taşıdığını düşünüyorum: Bakın aramızda hiyerarşi yok, hepimiz eşitiz, ben de sizin gibiyim. 

Halbuki eşit olmak gerekmiyor, dinleyiciye karşı saygılı ve kibar olmak gerekiyor. Şart bu. Laubalilik sanıldığının aksine dinleyiciyi rahatlatmak yerine diken üstünde oturmasına sebep olur. Sınırlarınızdan içeriye her an paldır küldür dalabilecek biri karşısında mı daha rahat olursunuz yoksa nerede duracağını bilen birisi karşında mı?

Laubaliliğin ana giriş kapısı espriler. “Esprili olucam işte!” saplantısından kurtulmalı konuşmacı. Efendi olmak yeterli.

Her toplulukta dalga geçmeye, sarmaya müsait tipler vardır. Konuşmacı onu veya onları keşfettiğinde mal bulmuş mağribi gibi üzerlerine çullanıp espriler yapmaya başlarsa çok kötü! Laubaliliğin önü alınmaz. 

Oysa yapmamak lazım, ayıp çünkü o veya onlar da sarıldıklarını farkındadır diğer dinleyiciler gibi. Nasıl kurtulacaklarını bilemezler içine düştükleri durumdan, üzülürler.

Konuşmaktaki nihai amacımız dinleyicileri etkileyerek kendi safımıza çekmekse kalpleri kırarak değil fethederek yapabiliriz bunu.

Espri demişken şunu da belirtmek lazım. Dondurulmuş espriler beklenen faydayı sağlamaz. Yani espri espridir, her ortamda aynı sonucu verir, yanlış bir çıkarım. Aynı espriyi konunun aynı noktasında, aynı jest ve mimiklerle yapmam bu yüzden. Her daim taze olmak iyidir. 

Az ve öz konuşmak, moda cümlelerle değil kendi cümlelerimle konuşmak da dikkat ettiğim şeyler arasında.

Ve belki en önemli şey iyi bir konuşmacı olmamda gerçekten söyleyecek bir şeyim yoksa çıkıp konuşmam.