Bir sûfi gündüz vakti evine geldi. Evin tek kapısı vardı ve tek göz odası. Sûfînin karısı, kendi rızası ve teninin kışkırtmasıyla sevişiyordu içerde bir kunduracıyla.   

Kuşluk vakti sûfi kararlı bir şekilde kapıyı çaldığında kalakaldı her ikisi de. Ne bir yol vardı ne bir çare. Aslında o saatte dükkândan eve gelmek sûfînin âdeti değildi. O gün kasten gelmişti. Çünkü karısından şüphelenmişti. Kadınınsa kesin bir inancı vardı o saatlerde kocasının eve gelmeyeceğine dair. Aynı kötü işi defalarca yapmıştı. Her seferinde kolayca atlatmıştı. Bu yüzden artık çok rahattı.

Gönlünden şunları geçiriyordu sûfi:

-Ey gerçeği örtenler! Size kin biliyorum ancak sabır! İşin aslını bilmemezlikten geliyorum ki cümle âlem bu çanın sesini duymasın.

Evde gizlenecek hiçbir yer yoktu. Ne bir tümsek ne bir dehliz ne de yukarı çıkan bir yol. Bir tandır olsa adam içine girecekti. Bir çuval olsa ardına gizlenecekti. Ama yoktu. Kadın çarşafını üzerine attı, adamı kadın yaptı ve kapıyı açtı. Rezil ve çıplak adam, çarşafın içinde iri cüssesiyle iğreti duruyordu. Merdivene çıkmış bir deveyi andırıyordu.

 -Şehrin ileri gelenlerinden birinin hanımı. Malları mülkleri çok hem de pek çok. Bilmeyen birisi gelir, bir cahillik eder diye kapadım kapıyı, dedi sûfinin karısı.

-Pek güzel! Ne emri varsa söylesin,” dedi sûfi, seve seve yerine getireyim.

Kadın:

-Dileği akraba olmak bizle. İyi bir kadına benziyor ama Tanrı bilir içini yine de. Kızımızı görmek istedi alıcı gözüyle, aksilik bu ya kız da okulda. Ama kendisi yine de dedi ki:

-'İster un ister kepek olsun. Canı gönülden istiyorum onu. Yeter ki gelinim olsun.' Öyle bir oğlu var ki şehirde eşi benzeri yok. Yakışıklı, anlayışlı, atak, malı mülkü de çok,” diye cevap verdi.

Sûfî dedi ki bu sözlere karşılık:

-Biz yoksuluz, perişanız, eksiğiz. Bu kadının ailesiyse zengin ve saygın. Aşık atabilir miyiz onlarla? Kapının bir kanadı tahtadan bir kanadı fildişinden olur mu? Denk olması gerek nikâhta her iki tarafın da. Yoksa geçim kalmaz, sıkıntı olur.

-Ben de aynı özrü söyledim,” dedi kadın.

-Ama o: ‘Ben bahane arayanlardan değilim. Mal ve altından gına gelmiş artık bize. Hem aşağılık kişiler gibi değiliz daha çok biriktirme peşinde. Bizim isteğimiz gelinimizin örtülü, temiz ve namuslu olması. Bunlara bağlı değil mi zaten insanın iki cihanda kurtulması?

Sûfî yoksulluk özrünü tekrar etti. Bunun iyice anlaşılmasıydı niyeti. Kadın:

-Ben de kaç kere söyledim çeyizimiz olmadığını ama onun inancı daha sağlam dağlardan. Şikâyet etmiyor yüzlerce yoksulluktan. Hem de diyor ki: ‘Muradım iffettir, sizden beklediğim doğruluk ve iyi niyettir,’ dedi.

Bunun üzerine sûfî şunları söyledi:

-Evet, çeyizimizi ve malımızı zaten biliyor, gizli ve açık olanı görüyor. Evimiz daracık ancak bir kişinin sığabileceği kadar. Burada yer yok bir iğne saklayacak kadar. Örtüye, temizliğe, namusa gelince o bizden daha iyi bilir kendi tecrübesiyle. Bizden daha İyi bilir örtülünün halini; başını ve sonunu, önünü ve arkasını. Açıkça görünüyor ki kızımız çeyizsiz ve hizmetçisizdir. Namusunu ve örtüsünü ise kendisi pekiyi bilir. Şart değil benim bir bir anlatmam kızımı. O zaten çok iyi tanıyor anasını.

Ey kavgaları arttınp duran kişi! Senin de inanışın ve doğru düşünceyi araman ancak bu kadar. Sûfînin karısı gibi sen de hainsin. Hile içinde hile peşindesin. Kendi temizliğinden dem vurursun yüzü yıkanmamışlara. Kendinden utanırsın da Tanrı’dan utanmazsın.