Küstah bir adam, Herat’ın ileri gelenlerinden birinin kölesini gördüğünde, altın kemer takınmış atlas elbise üzerine, yüzünü çevirdi gökyüzü kıblesine ve dedi ki:

“Ey Tanrı! Şu iyilik sahibi efendiden de mi öğrenemezsin kuluna sahip çıkmayı? Ey Hûda! Padişahımızın seçtiği şu reisten öğren bari kulunu korumayı.”

Adam muhtaçtı, çıplaktı, çaresizdi. Kışın ortasında soğuktan tir tir titremekteydi.

Günlerden bir gün şah, o gösterişli kölelerin efendilerini suçlayıp sanık yaptı. Bağlattı elini ve ayağını. Efendilerinin hazinesinin yerini söylesinler diye, işkence ettirdi kölelerine.

“Efendinizin sırrını söyleyin bana, yoksa koparırım dilinizi, boğazlarım hepinizi,” tehditleriyle kölelere azap etti uzun bir süre. İşkence, baskı ve eza... Gündüz ve gece... Köleleri parça parça budadı fakat tek biri bile söylemedi efendisinin sırrını. Sonuç vermedi padişahın çabaları. Tam bu sırada rüyasında bir ses dedi ki o küstah yoksula:

“Ey efendi! Gel sen de kul olmayı bu kölelerden öğren.”

Ey Yusuf’ların derisini parçalayan! Parçalanıyorsa senin de derin bir kurt tarafından, bunu kendinden bil. Bütün yıl dokuduğunu giyersin. Bütün yıl ektiğini biçersin. Sana gelen kederler an be an senin yaptıklarından. Budur “Kalem yazdı da mürekkebi bile kurudu”nun anlamı.” “Doğru yoldur, değişmez bizim âdetimiz. İyiliğe karşı iyilik, kötülüğe karşı kötülük” demeye gelir manası.