Sırtında tek bir hırkayla çıkageldi birisi Bağdat’tan.

Haber sordu dostlar ayrılıktan.

-Evet, dedi, Yolculukta mutlak ayrılık var ama benim için kutlu bir yolculuktu. Müjdeliydi hem. Tam on kat elbise verdi halife bana. Yüzlerce övgü yakın olsun ona.

 Halife için sayıp döktüğü övgüler ve şükürler haddi aşıp tartıyı şaşırınca, dostlar dediler ki sonunda:

-Tenin çıplak, başın çıplak. Yanıp kavrulmuşsun. Bu şükürleri ya birisinden çalmışsın ya da duymuşsun. Bunca şükrün, övgünün, üstünde başında görülmeyen işaretleri nerde? Dilin şahı methediyor ama yedi âzan şikâyet ediyor. Cömert sultanı övmedesin ama bir şalvar bile yok ayağında.

-Ben dağıttım, hepsini öylece verdim. Şefkatli davranmak konusunda yapmadım hata. Emirin bütün hediyelerini bağışladım yetimlere ye yoksullara. Mal verdim, uzun ömür aldım. Ceza Günü için her şeyi gözden çıkardım, diye cevap verdi.

Dostları bu defa da ona şunu sordular:

-Kutlu mal feda edildiyse içinden çıkan bu yağlı duman ne? Yüzlerce çirkinlik var içinde diken gibi. Hiç keder olur mu müjdenin belirtisi? Söyle! Nerde? Eğer doğruysa bu söylediğin vazgeçme; aşkın, bağışlamanın, razı olmanın işaretleri, nerde? Diyelim mal kayboldu, izi hani? Sel geçti, sel yatağı hani?

Mal bağışlamanın yüzlerce belirtisi görülür gönülde. Çünkü iyi işin yüzlerce işareti vardır. Dağıtılıp telef edilen malın yerine yüzlerce dirilik gelir gönüle. Tanrı’nın tarlasında ziraat yaparsan mümkün müdür kazanç elde etmemen temiz tohumlardan?