Lokman’ın efendisi kendisine yemek getirildiğinde Lokman’ı çağırtırdı biriyle. Önce lokman tadar, efendisi sonra yerdi. Bu şekilde Lokman’ın yediğini yer, yemediğini dökerdi.

Kavun gönderilmişti armağan olarak, bir çocuğa

“Git, Lokman’ı çağır,” dedi Lokman’ın efendisi.

Lokman geldiğinde, ona bir dilim kavun uzattı. Bal gibi tatlıymışçasına güzelce yedi, efendisi de İkincisini verdi... Yedinci dilimi de alıp Lokman, bir dilim kaldığında efendisi

“Bunu da ben yiyeyim” dedi.

Kavundan bir lokma tadınca efendisi, ağzını ateş aldı, dili uçukladı, boğazı yandı. Adeta kaybetti kendini kavunun acılığından. Sonra

“Ey can ve cihan” dedi, “Sen bu kahrı lütuf sayıp zehir içmişsin. Bu ne sabır? Peki ya bu sabır niye? Yoksa canına kastın mı var?”

Lokman: “Nimetler bahşeden elinden aldıklarım yüzünden iki kat olmuşum utancımdan ben, biraz acılık için 'Ey hüner sahibi, bunu yiyemem,’ diyemedim. Ben senin nimetlerinle varım. Saçtığın tanelere gark olmuş, tuzağına düşmüşüm. Parça parça olayım daha iyi biraz acılıktan feryat etmektense. Bu kavunun acılığını nasıl gidermez şekerler bağışlayan elinin lezzeti,” dedi.

Sevgiden acılıklar tatlılaşır. Sevgiden altına dönüşür bakır. Sevgiden bulanık Sular berraklaşır. Sevgiden şifa bulur dertler. Sevgiden ölü dirilir. Sevgiden kul olur şah.

Böyle bir sevgi ancak bilgi neticesidir. Bu tahta saçma sapan biri nasıl oturabilir? Noksan bilgi bu aşkı nerden doğursun? Noksan aşk da doğurur ama ölü doğurur.