Hintliler halka göstermek üzere bir fil getirmişlerdi. Fakat filin mekânı karanlık bir yerdi. Karanlıktaki fili görmeye epeyce kimse geldi. Mümkün olmadığı için gözleriyle görmeleri, o karanlıkta sürüyorlardı file ellerini.

Filin hortumuna dokunan birisi: “Oluğa benzer bir şey bu,” dedi.

Kulağını tutan birisi “Besbelli bir yelpazeye benziyor,” dedi.

Eline filin ayaklan gelen birisi “Filin şekli direk gibi olmalı,” dedi.

Sırtını elleyen birisi de “Tıpkı bir taht,” dedi.

Böylece anladığını anlattı filin ancak bir parçasına dokunan her bir kişi. Görüşleri yüzünden söyledikleri farklı oldu. Biri “A” dedi, diğeri “B”. Bir mum olsaydı herkesin elinde, farklı olmayacaktı söyledikleri de.

Duygu gözü avuç içi gibidir ve bir şeyin tamamını görmeye yeterli değildir.

Denizin gözü başka, köpüğün gözü başka. Denizin görüşüyle bak, köpüğün değil. Gece ve gündüz kıpırdanışı köpüklerin denizden. Hayret! Köpüğü görüyorsun, denizi değil.

Biz birbirine çarpan gemiler gibiyiz. Kara bir perde inmiş gözlerimize aydınlık sularda.

Ey ten gemisinde uykuya dalmış olan sen, denizi görüyorsun ama asıl denizdeki denizi gör. Denizin denizidir denizi sürükleyen. Ruhun ruhudur ruhu çağıran.