Bir mirasçının epeyce mal ve geliri vardı. Hepsini yedi. Ortalıkta kaldı çıplak ve ağlamaklı. Rabbine şöyle yalvardı:

“Azık vermiştin gitti, şimdi ya azık ver ya ölümü gönder.”

O merhamet saçan kapıyı kim çaldı da cevap verilmedi yüz bin baharla.

Bir rüya gördü mirasyedi. Gaipten bir ses ona,

“Zenginlik sana Mısır’da gelecek. Yürü, Mısır’a git. İşin orada düzelecek. Tanrı dileğini kabul etti, kabul edendir çünkü o dilekleri. Gecikmeksizin Bağdat’tan Mısır’a gitmelisin, falan yerdeki hazineyi elde etmek için. Ey şaşkın! Mısır’a git, şeker tarlasına,” dedi.

Adam Bağdat’tan kalktı Mısır’a vardı. İliği kemiği ısındı Mısır’a ayak bastığında. Ve bu arada tükendi elinde avucunda ne varsa. İnsanların kapısını çalmak istedi ancak utandı. Sabretmek istedi ancak dayanamadı. Açlıkla çırpınıp duruyordu canı. Sonunda el açmaktan başka çaresi kalmadı. Kendi kendine:

“Bari geceleyin dışarı çıkayım yavaşça. Hiç olmazsa görünmem ve utanmam karanlıkta,” dedi.

Gece olunca dışarı çıktı bu düşünceyle. Mahalle aralarına girip başladı sokak sokak gezmeye. Kâh utancı mani oluyor, kâh açlık “Hadi iste,” diyordu. “İsteyeyim,” diyerek bir adım atıyor, sonra “Uyuyayım daha iyi kuru dudaklarımla,” diyerek geri çekiliyordu. Böylece gecenin üçte biri geçti.

Ve aniden bir bekçi yakaladı onu. Kendini tutamayıp yumruk ve sopayla vurdu. Çünkü o karanlık gecelerde halk, hırsızlar yüzünden çok zarara uğramıştı. Bekçi böyle bir zamanda yakalamıştı adamı. Bu yüzden bir güzel sopa çekti ve epeyce yaraladı. Bağırdı o yoksul, feryat etti,

“Bırak beni, doğruyu söyleyeceğim.”

Bunu duyunca bekçi, “Peki öyleyse,” dedi. “Ara veriyorum, derhal söyle. Gece yarısı niye dışarı çıktın? Belli buralı değilsin, yabancısın. İnkâr etme, doğruyu söyle. Nedir amacın?”

Adamcağız ağız dolusu yeminlerden sonra dedi ki:

“Ne ev yakanım ne yankesici. Hırsız değilim. Zalim değilim. Ben Mısır’da bir garip Bağdatlıyım.”

Anlattı rüyasını ve defineyi. Yumuşattı bekçinin kalbini samimiyeti. Yemininden doğruluk kokusu geliyordu, içinin çöreotu gibi yandığı anlaşılıyordu. Gözleri doldu bekçinin. Kuru sözden değil, gönül kokusundan.

Bekçi: “Ne hırsızsın ne de kötü. İyi bir adamsın, gelgelelim aptalsın. Bir rüyaya inanıp bunca yol gelmişsin. Kuş kadar aklın yok mu senin? Ben de defalarca gördüm aynı rüyayı. ‘Bağdat’ta bir hazine var, saklı. Filan sokakta, filan mahallede. Define falancanın evinde. Git ara,’ diye. Vatanı Bağdat olan hazineyi defalarca rüyamda gördüm. Ancak ben bir hayalin peşinde gider miyim oraya? Sense bir kere görmekle usanmadan kalkıp gelmişsin buraya!” dedi.

“Meğer hazine benim evimdeymiş,” dedi adamcağız içinden. “Bundan sonra bana orada ne yoksulluk ne ayıp var. Definenin başında yoksulluktan inlemişim. Gözlerim perdeliymiş, gaflet içindeymişim.”

Derdi kalmadı adamın, sevinçten kendinden geçti. Binlerce kez şükretti dilsiz dudaksız. Mısır’dan döndü geldi Bağdat’a. Övdü Rabbi’ni secde ve rükûlarla. Hayretler içinde kalmıştı, sarhoş olmuştu. İstek yolu, isteğinin baş aşağı gelmesi sonra olmayacak yerde ele geçmesi. Ne şaşılası şeydi. “Nerde ümit verdi, nerde saçtı altın ve gümüşü. Bu ne iş? Muradımı Kâbe yaptım. Mutlu ve neşeli evimden ayrıldım. Yoldan çıktım koşarken. Her an daha da uzaklaştım isteğimden. Sonra Tanrı, cömertliğiyle yoldan sapmayı erginlik ve faydaya dönüştürdü,” dedi kendi kendine.

Evine vardığında hazineyi buldu. Tanrı’nın yardımıyla işlerini yoluna koydu. Dünyada ne kadar çok var böyle işler başı ve sonu birbirine zıt olan. Zehir sanırsın hâlbuki o baldır.

Tanrı, inancın geniş yolu yapar yoldan çıkmışlığı. İyiliğin hasat sevinci yapar eğri gidişi. Böylece ister ki hiçbir iyilik sahibi korkusuz, hiçbir hain de ümitsiz olmasın.