Ufuklardan bir sevgili dost çıkıp geldi. Güvenilir Yusuf’a konuk oldu. Birbirlerini çocukluktan beri tanırdılar. Yaslandılar tanışıklık yastığına. Andılar kıskançlıklarını ve eziyetlerini Yusuf’un kardeşlerinin. Yusuf dedi ki:

-Aslana zincir ar değil. Şikâyetimiz yok Tanrı’nın yazgısından. Beydir bütün zincir yapanlara aslan, zincire vurulmuş olsa da.

Dostu sordu:

-Peki, ne haldeydin gâh kuyuda gâh zindanda?

-Son üç gecesindeki ay gibiydim. Ay da son üç gecesinde yıpranarak iki kat olur, sonra yeni ay olarak doğar semada,” diye anlatmaya başladı Yusuf, hikâyesini tamamladıktan sonra sordu dostuna:

-Ey filan! Ne armağan getirdin bize? Hadi armağanını ver.

Bu istek karşısında konuk feryat edip,

-Ah! Sana layık bir armağan ne kadar çok aradım ama bulamadım. Altın zerresini altın madenine nasıl götüreyim? Katreyi ummana nasıl vereyim? En sonunda sana, yürek ışıltısı gibi bir ayna getirmeyi uygun buldum. Ey güneş gibi gökyüzünün ışığı olan! Aynada güzelliğini seyredersin. Ey gönül aydınlığı! Ayna getirdim sana, baktıkça beni hatırla, diyerek koynundan bir ayna çıkarıp verdi. Güzeller aynayla meşgul olur zira.

Varlığa ayna olan nedir? Yokluk! Ebleh değilsen yokluğu seç. Yokluk ve noksanlık her nerdeyse ayna olur bütün güzel işlere.

Zıddı açık bir şekilde ancak zıt gösterir. Sirke balla karşılaştırılınca fark edilir. Kendi eksiğini gören ve tanıyan kişi, koşar kendi evriminde son hızla dokuz at yedeğinde olduğu halde.