Gök kubbe altında söylenmemiş söz kalmadığına göre “ne” söylendiğinden çok “nasıl” söylendiğinin önemi kendiliğinden ortaya çıkar.

Bir ghostwriterın “Ne yazacağım?” sorunsalı yoktur, yazılacak konu siparişle gelir fakat “Nasıl anlatacağım?”da darlanır ghostwriter.

Yazının malzemesi bellidir, kelimeler. Ghostwriterın bildiği kelimeleri zaten herkes biliyordur. O halde ghostwriter herkesin bilip kullandığı, eski kelimelerle yeni bir metni nasıl oluşturacaktır? 

Kısa cevap: Anlatım biçimleri, teknikleri, düşünceyi geliştirme yolları ve söz sanatlarından faydalanarak.

Kelimeleri farklı, daha farklı, en farklı şekilde istifleyebilmek için icat edilmiştir hepsi. Ghostwriter onları kullanacaktır. 

Onlar ifadeye anlam bakımından güzellik, incelik ve zenginlik katarken söyleyişi canlı kılar. Düşünce ve duyguların parlak bir şekilde anlatılmasından kaynaklanan renklilik, yazılanı okunur yapar.

Bir örnek üzerinden gidelim.

Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nden rastgele bir yer açtım. 212-213 geldi. Aşağıya alıntıladım, önce keyfini çıkararak okuyalım.

“Lokantaya en aşağı on kişilik bir kafile girdi. Herkesin başı onlara çevrildi. En önde yürüyen iri yarı, kalantor bir adam -şu gazetelerde günaşırı resmi çıkanlardan biri olacaktı muhakkak – uzaktan Halit Ayarcı’ya selam verdi. O yarı ayağa kalkarak son derece haysiyetli bir tavırla selamını aldı. Masalar çekildi, sandalyeler oynatıldı. Garsonlar salonun içinde, bilardo masasında bilyeler gibi koşuyorlardı. Sonra kalantor adam yanımıza geldi. Kafilenin öbür kısmı, hazırlanan masanın etrafında, bir gözleri bizim masaya yürüyen adamda, öbür gözleri biraz sonra aynı adamın kendi aralarında oturacağı sandalyede, hepsi birden bu uğurda şaşı olmaya dünden razı, ayakta, sözde büyük bir rahatlık içinde birbirleriyle konuşarak, şakalaşarak onu bekliyorlardı.

Yeni gelen, bir elini omuzuma koymak suretiyle Halit Ayarcı’ya ayağa kalkma fırsatını vermeden iltifat etti:

-E, ne var ne yok bakalım, Halit Bey?

Ses diye işte buna derlerdi. Bu Halit Ayarcı’nınkinin de üstünde, daha marifetli, daha kudretli, yüzlerce mana ile zengin bir şeydi. Hem iltifat ediyor hem geriye alıyor, kucaklıyor, itiyor, üstüne çıkıyor, yan yana, kol kola yürüyordu. Hepsini bir anda, hep beraber ve üç dört kelime ile yapıyordu. O dakika hepimiz anladık ki Halit Ayarcı mühim adamdır; fakat ona iltifat eden çok daha mühimdir ve o, çok mühim adam olduğu için Halit Ayarcı birkaç yüz kez daha mühimdir. Bu konuşma değil, ardı arkası gelmeyen bir çarpı ameliyesiydi.

-Sağlığınız efendim…

-Kim bu arkadaşlar?

Yeni gelen bir el işaretiyle bizi yeni baştan yarattı. Doktor Ramiz’le ben Tevrat’ın yeni yaratılmış adamı gibi, o anda duyduğumuz sevinç, hayranlık ve mahcubiyetle giyindik, örtündük. Fakat Halit Ayarcı şaşırmıyordu. Evvela Doktor Ramiz’i tanıştırdı. Sonra beni takdim etti.

-Aziz dostlarımdan Hayri İrdal Bey… Memleketimizin en tanınmış saat üstadı. Misli bulunmaz bir adam…

Bu takdim şeklinden bir daha anladım ki Halit Ayarcı mazi ve istikbalini halin arasından gören zattır. Beni kırk yıllık dostu gibi tanıtıyordu. Kalantor zat benimle teşerrüf ettiği için son derece mesuttu. Birdenbire yüzünde bir çocuk tebessümü belirdi. Belli ki bu saadeti bana birkaç kelime ile anlatacaktı. Fakat birdenbire masanın üstündeki barbunyalar dikkatini çekti. Ben biraz daha bekleyebilirdim. Fakat barbunyalar bekleyemezdi. Onlar beklerlerse soğurlardı. Soğuk barbunya ise hiçbir işe yaramazdı. Halit Ayarcı’nın omuzundan çektiği eliyle bir tanesini aldı ve hep aynı çocuk tebessümüyle ağzına götürdü. Fakat beni unutmadı, unutmamıştı ve unutmayacaktı da. Bunu göstermek için serbest olan sol elini benim omuzuma koydu ve hep aynı tebessümle yüzüme baktı. Beni sevmişti. Ben bu teveccühün, bu iltifatın altında üç santim kadar döşeme tahtasına gömüldüm. O, hep aynı muhabbetle yüzüme bakıyordu. Konuşmaya lüzum yoktu, anlaşıyorduk. Beni sevmişti. Ben de onu sevmiştim. Bu emniyetle sağ eli bir kadın saçı okşar gibi masaya uzandı. Tekrar bir barbunya döşeme tahtasına şöyle kayıtsızca atılan bir kılçık oldu. Bu ameliye iki üç defa tekrarlandı. Çatala lüzum yoktu. Çatal fazla külfetti. O samimi adamdı. Bana bakışlarından samimiliği okunuyordu. Niçin aynı samimiliği barbunyalara göstermeyecek, araya bir vasıta koyacaktı. Hem çatal yemek içindi böyle çerezler için değil!

Beşinci barbunyadan sonra evvelkinde yüz defa daha anlayışla gözlerimin içine baktı ve barbunyaları ben yaratmışım, ben tutmuşum, ben pişirmişim gibi hep bana bakarak:

-Nefis… dedi, çok nefis… Güzel pişmiş. Zaten mevsimi!..”

Saatleri Ayarlama Enstitüsü 382 sayfalık bir roman, yukarıya alıntıladığım iki sayfaya şöyle bir bakınca bulduğum sanatları ve teknikleri aşağıda sıraladım.

Katmerli övgü veya katmerli yergi: Övgü içinde övgü, yergi içinde yergi. 

 “Ses diye işte buna derlerdi. Bu Halit Ayarcı’nınkinin de üstünde, daha marifetli, daha kudretli, yüzlerce mana ile zengin bir şeydi… O dakika hepimiz anladık ki Halit Ayarcı mühim adamdır; fakat ona iltifat eden çok daha mühimdir ve o, çok mühim adam olduğu için Halit Ayarcı birkaç yüz kez daha mühimdir.”

Abartma: Bir sözün etkisini güçlendirmek amacıyla bir şeyi ya olamayacağı bir biçimde anlatma ya da olduğundan pek çok veya pek az gösterme.

“….barbunyaları ben yaratmışım, ben tutmuşum, ben pişirmişim gibi….”

“Beşinci barbunyadan sonra evvelkinde yüz defa daha anlayışla gözlerimin içine baktı…”

“Yeni gelen bir el işaretiyle bizi yeni baştan yarattı…”

 “Ben bu teveccühün, bu iltifatın altında üç santim kadar döşeme tahtasına gömüldüm.”

Benzetme: Sözü daha etkili duruma getirmek için aralarında ilgi bulunan iki unsurdan güçsüz olanı güçlü olana benzetme.

“Garsonlar salonun içinde, bilardo masasında bilyeler gibi koşuyorlardı.”

“Birdenbire yüzünde bir çocuk tebessümü belirdi.”

“Doktor Ramiz’le ben Tevrat’ın yeni yaratılmış adamı gibi…”

 “…sağ eli bir kadın saçı okşar gibi masaya uzandı.”

Bağlaçsızlık: Cümlenin akışına hız vermek üzere bağlaç kullanmama.

 “Hem iltifat ediyor hem geriye alıyor, kucaklıyor, itiyor, üstüne çıkıyor, yan yana, kol kola yürüyordu.”

Ara Cümle: Birleşik veya yalın cümlelerde anlamı biraz daha açıklamak, gereksinim duyulan bir anlamı eklemek veya anlatıma zenginlik katmak için araya giren iki virgül veya iki kısa çizgi içinde verilen cümle.

“En önde yürüyen iri yarı, kalantor bir adam -şu gazetelerde günaşırı resmi çıkanlardan biri olacaktı muhakkak – uzaktan Halit Ayarcı’ya selam verdi.”

Nekre: Ciddî bir tavırla söylendiği halde alay olduğu belli olan ince ve hoş nükte. 

“Fakat birdenbire masanın üstündeki barbunyalar dikkatini çekti. Ben biraz daha bekleyebilirdim. Fakat barbunyalar bekleyemezdi. Onlar beklerlerse soğurlardı. Soğuk barbunya ise hiçbir işe yaramazdı.”

Yineleme: Anlatımı güçlendirmek için bir sözü tekrar etme.

“Fakat beni unutmadı, unutmamıştı ve unutmayacaktı da.”

“O samimi adamdı. Bana bakışlarından samimiliği okunuyordu. Niçin aynı samimiliği barbunyalara göstermeyecek, araya bir vasıta koyacaktı.”

“…barbunyaları ben yaratmışım, ben tutmuşum, ben pişirmişim gibi…”

Karşıtlık: Birbirinin karşıtı olan fikirleri bağdaştırarak bir arada kullanma.

 “…Halit Ayarcı mazi ve istikbalini halin arasından gören zattır.”

Uygunluk: Anlamca birbirine uygun, birbiriyle ilişkili sözcükleri bir arada kullanılma.

“… o anda duyduğumuz sevinç, hayranlık ve mahcubiyetle giyindik, örtündük.”

“Konuşmaya lüzum yoktu, anlaşıyorduk.”

Kişileştirme: Cansız varlıkları veya hayvanları insanmış gibi gösterme

“O samimi adamdı. Bana bakışlarından samimiliği okunuyordu. Niçin aynı samimiliği barbunyalara göstermeyecek, araya bir vasıta koyacaktı.”

Betimleme: Her şeyi göz önünde imiş gibi gösteren canlı bir anlatma.

 “Kafilenin öbür kısmı, hazırlanan masanın etrafında, bir gözleri bizim masaya yürüyen adamda, öbür gözleri biraz sonra aynı adamın kendi aralarında oturacağı sandalyede, hepsi birden bu uğurda şaşı olmaya dünden razı, ayakta, sözde büyük bir rahatlık içinde birbirleriyle konuşarak, şakalaşarak onu bekliyorlardı.”

Asalet: Yazıda veya sözde bayağı söz ve deyim bulunmaması.

Duygusal Dil: Sevinmek, üzülmek, kızmak, telaşlanmak, kaygılanmak gibi duyguların ifade edildiği cümleler.

“Konuşmaya lüzum yoktu, anlaşıyorduk. Beni sevmişti. Ben de onu sevmiştim.”

“… o anda duyduğumuz sevinç, hayranlık ve mahcubiyetle giyindik, örtündük.”

Evet iki sayfada bunlar var, kalan 380 sayfayı tahmin edersiniz.

 “Dur, şuraya şu sanattan koyayım, burada da bu tekniği uygulayayım” diyerek deli pösteki sayar gibi 382 sayfa yazılamayacağı apaçık.

Öyleyse nasıl? 

Bence şöyle: Evet, Tanpınar’ın Tanrı vergisi bir yeteneği vardı. Deneyim, gözlem ve hayal gücünü de buna ilave edelim ancak tüm bunları işlevli kılan bir şey daha lazım. 

Ne?

Birikim. Okumayla elde edilen birikim.

Farkındayım, açıklama biraz ağır oldu ama budur yani. Böylesi gelişmiş bir dil duyarlılığının, üslup sahibi olmanın başka bir izahı yok.

Tamam, biz sanat değil zanaat yapıyoruz ama iyi bir ghostwriter olmanın yolu da aynı aşamalardan geçiyor.

Kitschleri, sanatımsıları geride bırakarak sanat eserlerine yönelip okumak gerek. Daha basit bir ifadeyle en çok satan romanlar ve kişisel gelişim kitapları raflarının önünde daha fazla oyalanmayın. Türk ve dünya klasiklerini bir program çerçevesinde okuyun. Okuyun ki kolunuzda altın bileziğiniz olsun.